Konkordato Nedir? Hukuki Niteliği, Amacı ve Uygulamadaki Önemi, Konkordato, son yıllarda Türk ticaret hayatında en çok başvurulan hukuki yeniden yapılandırma yöntemlerinden biri hâline gelmiştir. Özellikle ekonomik dalgalanmaların yaşandığı dönemlerde konkordato başvurularının artması, bu kurumu yalnızca borçlular açısından değil; alacaklılar, bankalar, tedarikçiler ve ticari ilişkide bulunan tüm kişiler bakımından da önemli hâle getirmiştir. Buna rağmen konkordatonun hukuki niteliği ve amacı konusunda uygulamada hâlen önemli yanlış değerlendirmeler yapılmaktadır.
Kamuoyunda konkordato çoğu zaman “iflasın bir başka adı” veya “borçların silinmesi” şeklinde algılanmaktadır. Oysa konkordato, İcra ve İflas Kanunu’nun benimsediği sistem içerisinde iflasa alternatif olarak düzenlenmiş, kendine özgü şartlara ve sonuçlara sahip kolektif bir cebrî icra kurumudur. Temel amaç, mali durumu bozulan ancak ekonomik faaliyetlerini sürdürebilme ihtimali bulunan dürüst borçlunun yeniden yapılandırılmasını sağlamak; aynı zamanda alacaklıların da muhtemel bir iflas hâlinde elde edebileceklerinden daha yüksek oranda tatmin edilmesine imkân vermektir. Bu yaklaşım hem Yargıtay kararlarında hem de doktrindeki hâkim görüşte açık biçimde kabul edilmektedir.
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, konkordatoyu; borçlarını vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan borçlunun, vade verilmesi veya borçlarda indirim yapılması suretiyle ödeme yapabilmesi ya da muhtemel bir iflastan kurtulabilmesi amacıyla başvurabileceği kendine özgü bir cebrî icra kurumu olarak tanımlamaktadır. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi ise konkordatonun sözleşmesel yönünü ön plana çıkararak, borçlu ile alacaklılar arasında mahkemenin gözetimi altında kurulan ve borçlunun malvarlığının iflas yoluyla tasfiyesini önleyen bir borç tasfiye sözleşmesi niteliğinde olduğunu belirtmektedir. İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi ise daha farklı bir bakış açısıyla konkordatonun, klasik haciz ve iflas yollarına alternatif olarak oluşturulmuş kolektif bir icra yöntemi olduğunu ifade etmektedir.
Konkordato Nedir? Hukuki Niteliği, Amacı ve Uygulamadaki Önemi,Bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde konkordatonun tek boyutlu bir kurum olmadığı görülmektedir. Bir yönüyle borçlu ile alacaklılar arasındaki uzlaşmayı esas alan bir yapı bulunurken, diğer yönüyle mahkeme denetimi altında yürüyen ve cebrî icra hukukuna özgü sonuçlar doğuran kamusal bir süreç söz konusudur. Bu nedenle konkordatoyu yalnızca özel hukuk sözleşmesi veya yalnızca icra hukuku kurumu olarak nitelendirmek, kurumun bütün yönlerini açıklamaya yetmemektedir.
Konkordatonun Koruduğu Menfaat Sadece Borçlu Değildir
Konkordato hakkında yapılan en önemli değerlendirme hatalarından biri, bu kurumun yalnızca borçluyu koruduğu düşüncesidir. Oysa hem yargı kararları hem de öğretideki baskın görüş, konkordatonun alacaklıların menfaatini de koruyan bir sistem olarak tasarlandığını kabul etmektedir.
Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin kararında da açıkça ifade edildiği üzere konkordatonun amacı, elinde olmayan nedenlerle mali durumu bozulan dürüst borçlunun faaliyetlerini sürdürebilmesine imkân sağlamak ve alacaklıların, olası bir iflas hâlinde elde edeceklerinden daha fazla oranda alacaklarını tahsil edebilmelerine olanak tanımaktır. Dolayısıyla konkordato, yalnızca borçluya zaman kazandıran bir mekanizma değildir. Kanun koyucu aynı zamanda ekonomik değeri bulunan işletmelerin faaliyetlerine devam etmesini, istihdamın korunmasını ve ticari hayatın mümkün olduğu ölçüde kesintiye uğramamasını da hedeflemektedir.
Doktrinde de benzer yaklaşım benimsenmektedir. Literatürde konkordatonun yalnızca bireysel borç ilişkisini ilgilendiren bir kurum olmadığı, ekonomik hayatın devamlılığına hizmet eden ve kamu yararını da gözeten bir yeniden yapılandırma mekanizması olduğu özellikle vurgulanmaktadır. İşletmenin faaliyetlerini sürdürmesi, üretimin devam etmesi ve istihdamın korunması, konkordatonun iyileştirme fonksiyonunun doğal sonucudur. Buna karşılık alacaklıların da iflas tasfiyesine göre daha avantajlı bir sonuca ulaşmaları, konkordatonun tasdiki bakımından temel ölçütlerden biri olarak kabul edilmektedir.
Her Mali Sıkıntı Konkordato İçin Yeterli Değildir
Konkordatonun amacı her borçluyu korumak değildir. İcra ve İflas Kanunu’nun 285. maddesi, yalnızca borçlarını vadesinde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan borçluların konkordato talebinde bulunabileceğini düzenlemektedir. Başka bir ifadeyle, geçici bir nakit sıkışıklığı yaşayan her işletme bakımından konkordato korumasının otomatik olarak devreye girdiğinden söz edilemez.
Bunun yanında, konkordato başvurusu yalnızca bir dilekçeden ibaret değildir. Başvuru sırasında konkordato ön projesinin, ayrıntılı bilanço ve gelir tablolarının, ayrıca İcra ve İflas Kanunu’nun 286. maddesinde öngörülen diğer belgelerin mahkemeye sunulması gerekir. Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararında da bu belgelerin eksiksiz şekilde hazırlanmasının başvurunun temel unsurlarından biri olduğu açıkça belirtilmiştir.
En önemlisi ise konkordato projesinin gerçekçi olmasıdır. İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, yalnızca iyi niyet beyanlarından oluşan veya soyut temenniler içeren projelerin konkordato koruması için yeterli olmayacağını açıkça vurgulamaktadır. Mahkemeye sunulan ön projede, konkordatonun hangi ekonomik veriler ışığında başarıya ulaşacağı somut biçimde ortaya konulmalıdır. Aynı değerlendirme literatürde de yapılmakta; konkordato sürecinin başarısının, projenin gerçekçiliğine ve başarı ihtimalinin somut verilerle desteklenmesine bağlı olduğu ifade edilmektedir.
Konkordato Başvurusu Yapıldıktan Sonra Süreç Nasıl İşler?
Konkordato başvurusunun mahkemeye sunulmasıyla birlikte koruma hükümleri kendiliğinden doğmaz. Kanun koyucu, borçlunun gerçekten konkordatodan yararlanabilecek durumda olup olmadığının öncelikle mahkeme tarafından değerlendirilmesini öngörmüştür. Bu nedenle konkordato süreci belirli aşamalardan oluşan yargısal bir inceleme mekanizması üzerine kurulmuştur.
İcra ve İflas Kanunu’na göre mahkeme, başvuru dosyasındaki belgelerin eksiksiz olduğunu tespit ettiği takdirde derhâl geçici mühlet kararı verir. Bu aşama, konkordatonun kabul edildiği anlamına gelmez. Geçici mühlet, mahkemenin konkordato talebinin ayrıntılı olarak incelenmesine değer olduğu yönündeki ilk değerlendirmesini ifade eder. Bu nedenle geçici mühlet kararı, konkordatonun sonucu değil; esas inceleme sürecinin başlangıcıdır.
Kanun, geçici mühlet süresini üç ay olarak belirlemiş, gerekli görülmesi hâlinde bu sürenin en fazla iki ay daha uzatılabileceğini kabul etmiştir. Böylece geçici mühlet bakımından azami süre beş aya ulaşabilmektedir. Bu inceleme sonunda konkordatonun başarı şansının bulunduğu kanaatine varılırsa borçlu hakkında kesin mühlet kararı verilir. Kesin mühlet ise bir yıl süreyle uygulanmakta, gerekli şartların bulunması hâlinde altı aya kadar uzatılabilmektedir.
Öğretide dikkat çekilen hususlardan biri de geçici mühlet ile kesin mühlet arasında geçen dönemin hukuki niteliğidir. Literatürde, geçici mühletin sona ermesi ile kesin mühlet kararının verilmesi arasında geçen sürede koruma hükümlerinin devam edip etmeyeceği konusunda farklı görüşlerin bulunduğu belirtilmektedir. Aynı şekilde, geçici mühlet talebinin reddine karşı hangi kanun yolunun uygulanacağı konusunda da doktrinde tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bu hususlar, uygulamada hâlen tartışılan konular arasında yer almaktadır.
Geçici ve Kesin Mühletin En Önemli Sonucu: Takip Yasağı
Konkordato kurumunun borçlu bakımından en önemli koruması, mühlet kararıyla birlikte başlayan takip yasağıdır. Kanun koyucu, konkordato projesinin sağlıklı şekilde değerlendirilebilmesi için borçlunun bu süreçte birbirinden bağımsız icra takipleriyle karşı karşıya kalmasını engellemeyi amaçlamıştır. Aksi durumda, farklı alacaklılar tarafından yürütülen takipler nedeniyle işletmenin malvarlığı kısa sürede dağılabilecek ve konkordatonun başarı şansı büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.
Bu nedenle mühletin verilmesiyle birlikte, 6183 sayılı Kanun kapsamında yürütülen takipler de dâhil olmak üzere borçlu aleyhine yeni takip yapılamaz; daha önce başlamış takipler durur; ihtiyati haciz ve ihtiyati tedbir kararları uygulanmaz. Ayrıca takip işlemleriyle kesilebilen zamanaşımı ve hak düşürücü süreler de işlemeye devam etmez. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararında bu sonuçlar açık biçimde ortaya konulmuştur.
Bununla birlikte takip yasağı mutlak değildir. İcra ve İflas Kanunu’nun 206. maddesinin birinci sırasında yer alan imtiyazlı alacaklar bakımından haciz yoluyla takip yapılabilmesi mümkündür. Dolayısıyla konkordato mühleti, bütün alacak türleri bakımından aynı sonucu doğurmamaktadır. Kanun, bazı alacakları özel olarak koruma altına almıştır.
Faiz bakımından da benzer bir sistem benimsenmiştir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, tasdik edilen konkordato projesinde aksi kararlaştırılmadıkça rehinle temin edilmemiş alacaklara kesin mühlet tarihinden itibaren faiz yürümeyeceğini kabul etmektedir. Ayrıca geçici mühletin kesin mühletin sonuçlarını doğurduğu dikkate alındığında, adi alacaklar yönünden faizlerin geçici mühlet tarihinden itibaren duracağı da aynı kararda açıkça belirtilmiştir.
Konkordato Komiserinin Süreçteki Konumu
Konkordato sürecinin sağlıklı yürüyebilmesi yalnızca mahkemenin kararlarına bağlı değildir. Kanun, borçlunun mali durumunu yakından inceleyecek, alacaklılarla borçlu arasındaki dengeyi gözetecek ve mahkemeye teknik değerlendirmelerde bulunacak bağımsız bir aktör öngörmüştür. Bu görev konkordato komiserine verilmiştir.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, komiseri; konkordato prosedürünün objektif ve tarafsız biçimde yürütülmesini sağlayan, borçlu ile alacaklıların menfaatlerini dengeleyen ve taraflar arasında uzlaşma zemini oluşturan kişi olarak tanımlamaktadır. Bu tanım, komiserin yalnızca rapor hazırlayan teknik bir uzman olmadığını, konkordato sürecinin işleyişinde merkezi bir fonksiyon üstlendiğini göstermektedir.
Komiserin en önemli görevlerinden biri, borçlunun sunduğu mali tabloların gerçeği yansıtıp yansıtmadığını incelemek ve konkordato ön projesinin başarı ihtimali konusunda mahkemeye görüş bildirmektir. Bunun yanında gerektiğinde borçlunun mali durumuna uygun ödeme planlarının oluşturulmasına katkı sağlayabilir ve borçlunun görüşü alınarak konkordato projesinin revize edilmesini önerebilir. Bu nedenle mahkemenin kesin mühlet veya tasdik konusundaki değerlendirmelerinde komiser raporları belirleyici ağırlığa sahiptir.
Konkordato Sürecinde Borçlunun Tasarruf Yetkisi Sınırsız Değildir
Konkordato mühleti, borçluya hukuki koruma sağlayan bir dönem olmakla birlikte, bu koruma borçlunun malvarlığı üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabileceği anlamına gelmez. Aksine, kanun koyucu konkordato sürecinin kötüye kullanılmasını önlemek ve alacaklıların menfaatlerini koruyabilmek amacıyla borçlunun bazı işlemlerini mahkemenin denetimine tabi tutmuştur.
İcra ve İflas Kanunu’nun 297. maddesi uyarınca borçlu; mahkemenin izni olmaksızın rehin tesis edemez, kefil olamaz ve ivazsız tasarruflarda bulunamaz. Bu sınırlamalar, konkordato koruması altındaki malvarlığının azaltılmasını veya alacaklılar arasında eşitsizlik yaratabilecek işlemlerin önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla konkordato mühleti, borçluya sınırsız hareket alanı tanıyan bir koruma değil; belirli yükümlülüklerin de beraberinde geldiği kontrollü bir yeniden yapılandırma dönemidir.
Bu yükümlülüklere aykırı davranılmasının sonuçları da oldukça ağırdır. Denizli Bölge Adliye Mahkemesi, borçlunun kanunda öngörülen yasaklara aykırı hareket etmesi hâlinde, borca batık olup olmadığına bakılmaksızın iflasına karar verilebileceğini ifade etmektedir. Bu yaklaşım, konkordato sürecinde dürüstlük ilkesinin yalnızca teorik bir ilke olmadığını, doğrudan doğruya hukuki sonuç doğuran temel bir yükümlülük niteliği taşıdığını göstermektedir.
Doktrinde de aynı doğrultuda değerlendirmeler yapılmaktadır. Borçlunun mahkemenin izni olmadan rehin tesis etmesi, kefalet altına girmesi veya karşılıksız kazandırmalarda bulunması, yalnızca ilgili işlemlerin hukuki durumunu etkilemekle kalmamakta; aynı zamanda konkordato sürecinin başarısını tehlikeye sokabilecek davranışlar arasında kabul edilmektedir. Literatürde bu tür aykırılıkların, borçlunun iflasına kadar uzanabilecek sonuçlar doğurabileceği belirtilmektedir.
Hangi Hâllerde Konkordato Sona Erer ve İflasa Karar Verilebilir?
Konkordato koruması, borçluya tanınmış mutlak ve koşulsuz bir hak değildir. Sürecin devamı, konkordatonun amacına uygun şekilde yürütülmesine bağlıdır. Kanun koyucu bu nedenle belirli şartların gerçekleşmesi hâlinde mahkemeye konkordato sürecini sona erdirme ve iflasa karar verme yetkisi tanımıştır.
İcra ve İflas Kanunu’nun 292. maddesi kapsamında, komiserin yazılı raporu üzerine mahkeme kesin mühleti kaldırarak konkordato talebini reddedebilir ve iflasa tabi borçlu hakkında resen iflas kararı verebilir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi kararında bu hâller açık biçimde sıralanmıştır.
Buna göre öncelikle borçlunun malvarlığının korunabilmesi için iflasın açılması zorunlu hâle gelmişse konkordato süreci devam ettirilmez. Aynı şekilde konkordatonun artık başarıya ulaşamayacağının anlaşılması da mühletin kaldırılması için yeterli sebeplerden biridir. Bunun yanında borçlunun İİK’nın 297. maddesindeki yükümlülüklere aykırı davranması, komiserin talimatlarına uymaması veya alacaklıları zarara uğratma amacıyla hareket ettiğinin anlaşılması da doğrudan iflas sonucunu doğurabilecek hâller arasında yer almaktadır.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, konkordato korumasının yalnızca mali sıkıntı yaşayan işletmeleri destekleyen bir sistem olmadığı anlaşılmaktadır. Aynı zamanda dürüstlük kurallarına uygun davranılmasını zorunlu kılan ve bu ilkeye aykırı hareket edilmesini ağır yaptırımlara bağlayan bir mekanizma kurulmuştur.
Literatürde de konkordatonun kötü niyetli biçimde kullanılmasının kurumun amacıyla bağdaşmayacağı ifade edilmektedir. Özellikle borçlunun mal kaçırma amacıyla hareket etmesi veya alacaklıları zarara uğratmaya yönelik işlemler yapması durumunda mühletin kaldırılması ve iflas kararı verilmesinin hukuki sistemin doğal sonucu olduğu belirtilmektedir. Ayrıca faaliyetlerin fiilen durmuş olması, usulsüz işlemlerin varlığı veya konkordato projesinin başarı ihtimalini ortadan kaldıran gelişmeler de mahkemenin değerlendireceği önemli kriterler arasında gösterilmektedir.
Konkordatonun Tasdik Edilebilmesi İçin Hangi Şartlar Aranır?
Konkordato sürecinin en önemli aşaması, mahkemenin konkordato projesini tasdik edip etmeyeceğine ilişkin değerlendirmesidir. Çünkü mühlet verilmiş olması tek başına konkordatonun başarıyla sonuçlanacağı anlamına gelmez. Mahkeme, kanunda öngörülen tasdik şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini ayrıca incelemek zorundadır.
İcra ve İflas Kanunu’nun 305. maddesi uyarınca yapılan bu incelemede temel ölçütlerden biri, konkordatoda teklif edilen ödemenin, borçlunun iflası hâlinde alacaklıların elde edebilecekleri muhtemel miktardan daha fazla olmasıdır. Bunun yanında teklif edilen ödeme planının borçlunun mali kaynaklarıyla uyumlu olması da zorunludur. Sakarya Asliye Ticaret Mahkemesi kararında bu iki kriter, konkordatonun tasdiki bakımından temel değerlendirme ölçütleri olarak gösterilmiştir.
Mahkemenin yaptığı değerlendirme yalnızca mevcut mali tabloyla sınırlı değildir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, konkordato yargılamasının klasik dava teorisinden farklı olduğunu; süreç içerisinde değişen ekonomik ve hukuki gelişmelerin de dikkate alınması gerektiğini ifade etmektedir. Bu nedenle konkordato yargılaması, başvuru tarihindeki koşullarla sınırlı statik bir inceleme olmayıp, yargılama süresince ortaya çıkan yeni gelişmelerin de değerlendirildiği dinamik bir yargısal süreç niteliği taşımaktadır.
Aynı doğrultuda İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, konkordato ön projesinin yalnızca iyi niyet beyanlarından oluşmasının yeterli olmadığını; projenin hangi ekonomik veriler ışığında başarıya ulaşacağının somut biçimde açıklanması gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla mahkeme bakımından önemli olan, borçlunun konkordato istemesi değil; sunduğu yeniden yapılandırma modelinin objektif olarak uygulanabilir olduğunun ortaya konulabilmesidir.
Gerçek Kişiler ile Şirketlerin Birlikte Konkordato Başvurusu Yapması Her Zaman Mümkün Değildir
Uygulamada özellikle aile şirketlerinde veya ortakların şirket borçlarından şahsen sorumlu oldukları durumlarda, şirket ile birlikte gerçek kişi ortakların da aynı konkordato dosyasında başvuruda bulunduğu görülmektedir. Ancak bu durum, başvurunun otomatik olarak kabul edileceği anlamına gelmemektedir. Her borçlu bakımından konkordato şartlarının ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir.
İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin kararında bu husus açık şekilde ortaya konulmuştur. Mahkeme, şirket ile birlikte konkordato talebinde bulunan gerçek kişilerin, şirketten bağımsız bir konkordato projesi sunmadıklarını; teklif ettikleri projenin tamamen şirketin mali başarısına bağlı olduğunu ve gerçek kişiler bakımından kendilerine özgü herhangi bir iyileştirme planı içermediğini tespit ederek taleplerin reddedilebileceğini kabul etmiştir. Başka bir ifadeyle, şirket için hazırlanan konkordato projesinin gerçek kişiler bakımından da kendiliğinden geçerli sayılması mümkün değildir. Her başvurunun kendi ekonomik gerçekliği içerisinde değerlendirilmesi gerekir.
Bu yaklaşım, konkordatonun şekli bir başvuru sistemi olmadığını da göstermektedir. Mahkeme yalnızca dosyada bir konkordato projesinin bulunmasına değil, o projenin başvuruda bulunan her borçlu açısından uygulanabilir ve bağımsız bir iyileştirme modeli oluşturup oluşturmadığına da bakmaktadır.
Doktrinde Tartışılan Bazı Konular
Konkordato kurumu, İcra ve İflas Kanunu’nda ayrıntılı şekilde düzenlenmiş olmakla birlikte, uygulamada hâlen tartışmalı birçok konu bulunmaktadır. Literatürde özellikle mühlet sürecinin kapsamı, kanun yolları ve konkordatonun kötüye kullanılmasının önlenmesine ilişkin çeşitli görüş ayrılıkları dikkat çekmektedir.
Bunlardan ilki, mali durumun “iyileştiği” kabul edilerek mühletin kaldırılmasına ilişkin değerlendirmedir. Kanun mali durumun düzelmesi hâlinde mühletin kaldırılabileceğini öngörmekteyse de, hangi finansal göstergelerin iyileşme olarak kabul edileceği açık biçimde düzenlenmemiştir. Bu nedenle uygulamada değerlendirme büyük ölçüde mahkemenin takdirine ve içtihatlara bırakılmıştır.
Bir diğer tartışma konusu, geçici mühlet talebinin reddine karşı başvurulabilecek kanun yoludur. Kanun, geçici mühletin kabulüne ilişkin kararlara karşı kanun yolunu kapatmış olmakla birlikte, ret kararları bakımından açık bir düzenleme getirmemiştir. Bu durum öğretide farklı yorumların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Aynı şekilde geçici mühletin sona ermesi ile kesin mühlet kararının verilmesi arasında geçen sürenin hukuki statüsü konusunda da ortak bir görüş bulunmamaktadır.
Literatürde üzerinde durulan bir başka konu ise yinelenen konkordato talepleridir. Aynı borçlunun birden fazla kez konkordato talebinde bulunmasını engelleyen açık bir kanun hükmü bulunmamakla birlikte, bu durumun alacaklılar aleyhine kötüye kullanılabilecek bir araç hâline gelip gelemeyeceği tartışılmaktadır.
Usul hukuku bakımından dikkat çekilen bir diğer husus ise yargısal denetimin kapsamıdır. Literatürde geçici ve kesin mühlet kararlarının istinaf incelemesi dışında bırakılmasının süreci hızlandırdığı, ancak tarafların denetim imkânını sınırlandırdığı ifade edilmektedir. Bunun yanında, iflas gibi ağır sonuçlar doğuran kararlar verilmeden önce borçlu veya şirket yetkilisinin mutlaka dinlenmesi gerektiği yönündeki Yargıtay yaklaşımının da önemli bir usul güvencesi oluşturduğu belirtilmektedir.
Konkordato, Türk İcra ve İflas Hukuku’nda yalnızca mali sıkıntıya düşen borçlulara süre kazandıran bir kurum değildir. Gerek yargı kararlarında gerekse öğretide kabul edildiği üzere, bu kurumun temel amacı dürüst borçlunun ekonomik faaliyetlerini sürdürebilmesine imkân sağlarken, alacaklıların da olası bir iflas tasfiyesine kıyasla daha yüksek oranda tatmin edilmesini temin etmektir. Bu yönüyle konkordato, borçlu ile alacaklı menfaatlerini dengeleyen kolektif bir yeniden yapılandırma mekanizması niteliği taşımaktadır.
İncelenen yargı kararları, konkordato sürecinde şekli şartların tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Başvurunun kabulü ve devamı; gerçekçi bir konkordato projesinin hazırlanmasına, mali verilerin doğruluğuna, komiser raporlarının olumlu değerlendirmesine ve borçlunun dürüstlük kuralına uygun hareket etmesine bağlıdır. Buna karşılık malvarlığını azaltan işlemler, komiser talimatlarına aykırılık veya konkordatonun başarı şansını ortadan kaldıran gelişmeler, mühletin kaldırılmasına ve hatta iflasa karar verilmesine neden olabilmektedir.
Literatürde ise konkordato kurumunun yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir iyileştirme aracı olduğu vurgulanmaktadır. İşletmenin faaliyetlerine devam etmesi, istihdamın korunması ve ekonomik değerin sürdürülebilmesi, konkordatonun başarıya ulaşmasının en önemli sonuçları arasında değerlendirilmektedir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için konkordato projesinin somut verilere dayanması, mühlet sürecinin doğru yönetilmesi ve mahkeme ile konkordato komiserinin denetiminin etkin biçimde işletilmesi zorunludur.
